Niş Sırbistan

Seyahat heyecanıyla geçen bir yaz, yaz okulu, sınavlar, bütünlemeler, sonraki yılın organizasyonu… İnanılmaz bir iş yükü ama yine de iş biter bitmez Sırbistan’a uçacak olmanın heyecanı… Bir yaz böyle geçti, Ağustos ayının sonlarına doğru da beklenen an geldi ve şimdinin Air Serbia’sı, eskinin Yugoslavya Havayolları’na ait İstanbul-Belgrad uçağına bindim. Tabii uçaktan indiğimde beni bir sürprizin beklediğini bilmiyordum.

Niş Kalesi Sırbistan

Hayatımda ilk kez bir seyahatime “Non-Visa Nationals”, yani vizesiz giriş yapabilen vatandaşlar sırasına girerek başlıyordum, herkes gümrük polisine “Hi!” deyip geçiyordu, sıra bana geldiğinde ben de yolu izlemeye karar verdim. Polise doğru yaklaştım ve söyledim, “Hi!”. Tek söylediği şey “wait!” yani “bekle” oldu. Daha sonra otel rezervasyonum olmadığını, Arnavutluk’tan dönüş yapmamın da sıkıntı olduğunu söyleyerek sınırdışı edileceğim bilgisini aldım. Neyse ki Couchsurfing diye bir şey var, hemen beni misafir edecek olan Vlastimir’i aradım ve gelip beni kurtarmasını istedim. Hiç düşünmeden kalktı geldi ve sınırdışı edilmek üzere tam 3 saat süren bekleyişimi “Benim misafirim, ne demek sınır dışı?” diye polislere çemkirerek sonlandırdı.

  • Otel fiyatlarını incelemek ve rezervasyon yaptırmak için  tıklayın.

Niş Sırbistan

Vlastimir’le Belgrad’da geçen iki güzel günün ardından asıl yolculuğuma başlıyordum. İstikamet ‘Niş’! Niş’i özellikle görmek istiyordum çünkü yine Couchsurfing aracılığıyla tanıştığım ve artık eski dostum dediğim insanlar orada yaşıyordu. Vlastimir’den ayrıldıktan sonra hemen otostop için uygun bir yer arayışına girdim, daha sonra, mucizevi şekilde, ben yaşlarda biri belirdi yanımda, bir otobüs şoförünü durdurup eline 100 Sırp Dinarı (1 Euro) tutuşturdu ve 15 dakika sonra Sırpların “Rampa” dediği otoban gişelerine vardık. Eğer sonradan adının Nenad olduğunu öğrendim bu adam yanımda aniden belirip o parayı vermeseydi daha ne kadar beklerdim bilmiyorum.  Bir Volvo S40, bir de yaklaşık 20 yaşında bir kamyon olmak üzere toplam iki kez araç değiştirerek akşam saatlerinde Niş’e vardım.

Niş gezisi

Niş’e vardığım anda eski dostum Nenad (bu isim Sırbistan’da oldukça yaygın) beni 98 model Punto’suna attığı gibi eve götürdü, evde 4 tane daha “couchsurfer” misafiri olduğunu gördüğümde itiraf etmeliyim ki şaşırdım, fakat kaynaşmak çok kolay oldu ve sonraki birkaç gün onlar sayesinde bu kadar güzel geçti.

4 misafir çok değil mi?” diye soranlar olabilir, öncelikle söylemeliyim ki Niş’teki Couchsurfing grubu oldukça aktif. Bir hafta kaldığım Niş’te birkaç gün içinde neredeyse hepsiyle tanıştığımı söyleyebilirim. Yılın neredeyse her günü birilerini evlerinde misafir ediyorlar ve toplu yapılabilecek yemek, film, parti, aklınıza ne gelirse aktiviteler düzenliyorlar. Aslında düzenliyorlar demek biraz abartılı, çünkü Couchsurfing’teki “City of Nis” grubuna bir mesaj bırakıyorlar ve bir sürü insan belirttiğiniz saatte belirttiğiniz yerde oluveriyor. Ben de eşyalarımı yerleştirdikten sonra Nenad da aynısını yaptı, ve sonuç:

Fotoğrafta gördüğünüz yer Niş’in merkezinde, şehre adını veren Nişava Nehri’nin kenarında amfi tiyatro şeklinde küçük bir tesis. Yaz gecelerinde burası gençlerle dolu. Gecenin ilerleyen saatlerine değin burada sohbet ettikten sonra evlere döndük. Fakat ertesi gün için bugünlerde Çin’de İngilizce öğretmenliği yapan, yine Couchsurfing aracılığıyla yıllar önce Edirne’de tanıştığım arkadaşım Vladimir ile şehir turu yapmak üzere anlaşmıştık.

Ertesi gün, aynı odada kaldığımız bir Polonyalı, iki Litvanyalı, bir İtalyan ve bir Sırp, garip uyku hallerimin fotoğraflarını çekmiş, uykusu ağır bir insan olduğum gerçeğini yüzüme vuruyordu. Sabah sabah eğlendik. Hemen ardından Niş’in sayısız kafelerinden birinde kahvemizi içip Vladimir’le buluştuk.

İlk durağımızın Sırpların “Çele Kula” dediği, söylendiğinde kulağımıza “Kelle Kulesi” gibi gelen yer olduğunu söyledi Vlad. 15 dakikalık bir yürüyüş mesafesi. Kuleye doğru yürürken Vlad’ın evin önünden geçiyoruz, karşı tarafında bir park. Dalgın gözlerle anlatıyor, “Sırbistan – Bosna savaşında Amerikan uçakları bu parkı bombalamıştı, berbat günlerdi…” Bu savaşı hem Sırplardan, hem Kosovalılardan, hem de Boşnaklardan dinleme fırsatı buldum. Hikayeler, acılar hep aynı… Politikanın, savaşın kirliliğini, kokuşmuşluğunu daha da iyi anladım Balkanları görünce.

Yürüyüşümüz devam ederken küçücük bir kiliseye ilişiyor gözüm. Kilisenin  bir kısmı zeminin altına doğru uzanıyor ve girişi de orada. Ne olduğunu sorduğumda anlatıyor Vlad, “Bir dönem kiliselerin camilerden yüksek olmasına izin verilmemiş, böyle bir çözüm bulmuşlar”.

Biraz daha yürüdükten sonra varıyoruz Çele Kula’ya. Fakat daha çok bir kilise, bir şapel gibi görünüyor. Sonradan öğreniyoruz, asıl kule kiliseye benzeyen yapının içinde. Müze özelliğinin yanında dini bir özellik de katılmış kuleye zaman içinde. Bahçesine girerken istavroz çıkarıyor Vlad. Bir de giriş biletlerimizi ısmarlıyor sağ olsun. “Size öğrenci bileti aldım” diyor gülerek. İçeri giriyoruz.

İçeri girdiğimizde müze görevlisi bayan başlıyor kulenin tarihini anlatmaya. 31 Mayıs 1809 tarihinde Sırplar Osmanlı’ya karşı ayaklanıyor. Böyle yakınlarındaki Çegar tepesinde bir savaş başlıyor ve Sırp asiler kelimenin tam anlamıyla imha ediliyorlar. Dönemin Niş Komutanı Hurşid Ahmed Paşa’da olası isyanlara karşı göz dağı olsun diye tam 952 isyancının kafataslarından bir kule yapılmasını emrediyor. İlk zamanlar açıkta duran kule, sonraları koruma altına alınıyor ve bugünkü şeklini alıyor. Ağzımız açık bakıyoruz kafataslarına, müze görevlisi bilgi vermeye devam ederken. Birkaç fotoğraf daha çekip ayrılıyoruz.

Daha sonra Vlad bize Hitler’in toplama kamplarından birinin Niş’te bulunduğunu söylüyor. Hepimiz için sürpriz oluyor bu ve hemen gitmek istiyoruz. Yürüme mesafesinde olmadığı için o yöne giden ilk otobüse doluşuyoruz hızlıca. Tabii bilet almadan.

Niş toplama kampı

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Sırbistan’da toplu taşıma yalnızca teoride ücretli. Kimse bilet almıyor, fakat bazen otobüslerde biletçilere denk gelmeniz olası. O yüzden Sırbistan’a gideceklere tavsiyem, biletçiyi görmediğiniz sürece bilet almayın.

Toplama kampına varıyoruz bir süre sonra. Hayatımda ilk kez bir toplama kampındayım, tüylerim ürperiyor. Daha da kötüsü, dostum Vladimir anlatmaya başlıyor, “İkinci Dünya Savaşı’nda öz dedemi önce buraya hapsetmiş Almanlar. Daha sonra Almanya’da bir toplama kampına transfer edilmiş. Bir daha da geri dönmemiş”.

Biraz daha ilerleyince iki tarafında nöbetçi kuleleri olan girişten geçiyoruz. Kaçaklara karşı yüksekçe inşaa edilmiş duvarların üzerine kakılı camlar dikkatimi çekiyor, soruyorum. “Kaçmaya kalkanın elleri parçalansın diye…” diyor Vlad sakince. Yan taraftaki liseden mezun olmuş o da, “Toplama kampı manzaralı okul…” diye dalga geçiyor bazen.

Niş toplama kampı 2

Fotoğrafta solda görünen, girişte sağdaki büyük bina ana koğuş bloğu. Oradan başlıyoruz gezmeye. Tesis anlamında pek bir şey yok. Bir hapishane neticede… Fakat içeride yaşananları düşününce tüyleri ürperiyor insanın. Müze özelliğinden faydalanılarak bazı eklemeler yapılmış binaya, bir duvarda çocukların yaptığı belli olan resimler görüyoruz. “Olanları unutturmamak adına bazen okullar böyle etkinlikler düzenliyor.” diye açıklıyor Vlad. Resimlerin karşısındaki tablo ise vahşetin boyutlarını gözler önüne seriyor, “Avrupa’nın Toplama Kampları Haritası”

Nazi toplama kampları haritası
Nazi toplama kampları haritası

Gözlerime inanamıyorum, Yunanistan’dan Danimarka’ya, Fransa’ya kadar her yerde irili ufaklı toplama kampları… Daha büyük siyah figürler de en büyükleri, Auschwitz gibileri yani… Biz şaşırmakla meşgulken bir üst kata çağırıyor bizi Vlad. “Sorun çıkaran mahkumların koğuşlarını görün.” diyor. Takip ediyoruz.

Üst kata vardığımızda gördüklerimiz yine ağzımızı açık bırakıyor. Tek kişilik hücreler var, bu hücrelerin zeminleri ise dikenli tel ile kaplı. Bunu akıl eden SS subayları mahkumların yatmasını ya da oturmasını engellemek istemişler. Birkaç küfür sallayıp aşağı iniyoruz.

Şimdi ise tellerle ayrılmış geniş, sahne benzeri bir alan çarpıyor gözümüze. Buranın infaz alanı olduğunu öğreniyoruz. Ölüm cezasına çarptırılmış olan mahkumlar, elleri, gözleri bağlı bir şekilde buraya getiriliyor belirlenen saatte. Sonra kurşuna diziliyorlar.

Tabii bizim ağızlar yine açık, aslında daha önceden okuduğumuz, izlediğimiz şeyler hepsi, savaş boyunca kaç insanın öldürüldüğünü az çok hepimiz biliyoruz. Ama bu kadar yakından görmek en basit tabirle “aklımızı alıyor”. Toplama kampı turumuzun sonuna geliyor ve pazar yerine doğru yürümeye başlıyoruz.

Yollarda zaman zaman bir takım ilanlar dikkatimizi çekiyor. Tabii hemen soruyoruz Vladimir’e. “Bu çevrede yaşayan biri öldüğü zaman sık kullandığı yollara ölüm ilanı, cenaze töreni bilgileri asılır.

Niş ölüm ilanları
Niş ölüm ilanları

Pazar yerine varıyoruz, karşıdaki büyük binanın Niş Üniversitesi olduğunu öğreniyoruz. Büyük, eski ve güzel bir bina. Sonra Vladimir yine alıyor sazı eline. “Bu bölgeyi özellikle görmenizi istedim. Aslında görülecek fazla bir şey yok. Ama Sırbistan – Bosna savaşında tam da bu bölgeye, sivillerin arasında ‘halı bombası’ dedikleri bombaları bıraktı Amerikan uçakları. Halı bombasının özelliği şu, bir sürü küçük bomba atılıyor ve farklı zamanlarda patlıyorlar. Kimisi hemen, kimisi bir gün sonra, kimisi bir hafta sonra. Kaç sivilin öldüğünü siz hesap edin…

Yine ağzımız açık bir vaziyette turumuzun sonuna geliyoruz, Niş’in merkezi yerlerinde bulunan, Tito ve Castro’nun kartonetlerinin bulunduğu bir kafede kahvelerimizi yudumlarken kimseden ses çıkmıyor, gerçekler tarafından çarpılmış durumdayız…

Kutay Uzun

www.ecotripsos.com 

Otel fiyatlarını incelemek ve rezervasyon yaptırmak için tıklayın.
PAYLAŞ
Seyahat yazarı, blogger. Yeni yerler gezip görmek vazgeçilmez tutkusu. 4 kıtada 30'dan fazla ülke görme şansı olsa da skor peşinde koşmaktan çok sevdiği şehirlere tekrar tekrar gitmekten bıkmayan gezgin, turist.

Bir Cevap Yazın